Devlet Borcu Nedir? Bütçe Açığı Ne Anlama Gelir?

Devlet bütçesinde açık, vergi gelirleri harcamaları karşılayamadığında ortaya çıkar. Öte yandan, fazla ise vergi gelirleri harcamalardan fazla olduğunda meydana gelir. Vergi gelirleri, devlet harcamalarına eşitse denk bütçe sağlanmış olur.

Ekonominin yavaşladığı ya da durgunluğa girdiği koşullarda bütçenin açık vermeye eğilimli olması normaldir. Gerileme sırasında devlet gelirleri azalırken (işçiler işlerini kaybedip harcamalarını azalttıkları için vergi gelirleri düşer), işsizlik sigortası ve diğer sosyal programlara yapılan harcamalar otomatik olarak arttığı için böyle bir eğilim ortaya çıkar. Bu nedenle, herhangi bir politika değişikliği söz konusu olmasa bile durgunluk açığı büyütür. Benzer şekilde, güçlü ekonomik büyüme otomatik olarak devletin bütçe dengesini iyileştirir. Genel ekonomik eğilimlere bu şekilde tepki gösterilmesini sağlayan vergi ve harcama programlarına otomatik dengeleyiciler denir.

Kısa dönemli açıklar, özellikle de ekonominin kötüye gitmesinden kaynaklanıyorsa, endişe verici değildir. Aslında bu tür açıklar, (harcama düzeylerini destekleyerek) ekonominin durgunluktan daha çabuk çıkıp toparlanmasına yardımcı olabilir. Aksine, çevrimsel bir açığı (harcama kesintileri ya da vergi artışları gibi) ileriye etkili kısıtlamalarla kapatmaya çalışmak, tüketici ve iş dünyası harcamalarını daha da azaltarak durgunluğu ağırlaştırmaktan başka bir şeye hizmet etmez.

Öte yandan, yıldan yıla devamlılık gösteren büyük ve müzmin açıklar gerçekten de endişelenilmesi gereken bir meseledir. Devlet, herhangi bir yılda verdiği açığı borçlanarak finanse etmek zorundadır. Bu birçok farklı biçimde olabilir; yatırımcılara tahvil satarak, özel bankalardan borç alarak hatta devletin kendi merkez bankasından borç alarak. Bu nedenle açık, devletin ödenmemiş borcunu yıllık açık miktarı kadar artırır. Arka arkaya verilen büyük açıklar, kamu borcunun sürekli ve hızlı bir biçimde büyümesine yol açar ki bunun olumsuz ekonomik ve finansal sonuçları olabilir.

İktisatta uygun kamu borcu düzeyinin ne olması gerektiği konusunda büyük bir tartışma yaşanıyor. Kamu borcuyla finanse edilen üretken projeler ekonominin genel performansını iyileştirebilir, hatta özel sektör yatırımlarını canlandırabilir. Devlet tahvilleri, tipik olarak, en istikrarlı ve güvenilir finansal varlıklar arasında yer alılar, Devlet tahvilleri, şirketlerin hisse senetlerinden ya da özel tahvillerden çok daha güvenlidir. Dolayısıyla, büyük olmakla birlikte çok büyük olmayan kamu borç stoku finans piyasalarının istikrar kazanmasına yardımcı olabilir. Ekonominin kötüye gittiği zamanlarda, devletin borçlanarak finansman sağlama yoluna gitmesi harcamaları ve istihdamı canlandırabilir.

Kamu borcunun getirdiği maliyetler de vardır. En büyük maliyet, borç yönetimi sırasında yapılan faiz ödemelerinin getirdiği yüktür. Eğer kamu borcu büyüyorsa, faiz maliyetleri giderek toplam devlet gelirinin daha büyük bir kısmını kemirmeye başlar. Faiz ödemelerinin üretken bir ekonomik ya da toplumsal rolü yoktur. Daha da kötüsü, faiz ödemeleri genellikle toplumun en zengin hanehalkı arasında yer alan finansal yatırımcılara yapılır. Bu nedenle, faiz ödemeleri “tersten bir Robin Hoodvari” yeniden bölüşüm olarak görülebilir. Kaynakların ortalama vergi mükelleflerinden toplanarak hali vakti yerinde olan yatırımcılara aktarılmasıdır. Eğer borç hızla artarsa ya da çok büyüyorsa, yatırımcıların devlet tahvillerine, hatta ülkenin para birimine duydukları güven darbe alabilir. Bu durum, faiz oranlarının yükselmesi, döviz kurunun istikrarsızlaşması ve aşırı durumlarda finansal sermayenin ülkeden kaçması dahil olmak üzere, finansal ve ekonomik istikrarsızlığa yol açar.

Sonuç olarak, devlet borcu belli sınırlar içerisinde oldukça kabul edilebilir bir şeydir. Kamu maliyesi üzerindeki gerçek kısıt, her yıl hayali bir denk bütçe tutturma zorunluluğundan ziyade borcun çok fazla, çok hızlı artmasını engellemektir. Borç yükünü bu bağlamda ölçmenin en iyi yolu, borcun nominal GSYH’ye olan oranıdır (Enflasyon etkisinden arındırılmamış, cari fiyatlarla hesaplanan GSYH’ye nominal GSYH denir).

Avrupa Birliği’nin 1992’de imzalandığı Maastricht Anlaşması, Euro ortak para alanına katılan ülkeler için borçlanma tavanı zorunluluğu getirdi. Borçların en fazla GSYH’nin %60’ı kadar olabileceği öngörülüyordu. Ülkelerin kamu borçlarının bu oranı aşması (hatta GSYH’nin %100’üne kadar çıkması pekala makul olabilir, ancak borç yükümlülüklerini yerine getirmenin maliyeti de artacaktır. Bu oranın üstüne çıktığında devletin borç ödemeleri, (devlet, faiz oranlarını azaltmak ve finansal akımları düzenlemek için etkili tedbirler almadığı sürece) giderek katlanılmaz bir hale gelir ve ülkede finansal istikrarsızlık yaşanması riski artar.

Yaygın kanının aksine devlet, yıllık açıklar vermeye devam ederken (GSYH’nin yüzdesi olarak ölçülen) borç yükünü istikrarlı bir düzeyde tutabilir. GSYH büyüdüğü sürece devlet, borç yükünü büyütmeden her yıl küçük bir açık verebilir. “İzin verilebilir” açık, GSYH’nin büyüme oranının arzulanan, istikrarlı borç yüküyle çarpılmasından elde edilen miktara eşittir. Örneğin, nominal GSYH yılda yüzde 5 büyüyorsa ve istikrarlı borç yükünün GSYH’nin %60’ına eşit olması isteniyorsa, bu durumda GSYH’nin %3’ü (%60 çarpı %5) kadar yıllık açık verebilir. Ancak, ekonomi durgunluğun etkisindeyse hem açığın büyümesinin hem de GSYH’nin azalmasının etkisiyle borç yükü arzulanan düzeyin üzerine çıkacaktır. Dolayısıyla hükümet, sağlamcı bir yaklaşımla büyümenin güçlü olduğu yıllarda borç yükünü biraz azaltacak ama ekonominin yavaşladığı yıllarda borç yükünün artmasına imkan verecek bir plan hazırlamayı isteyebilir. Bununla beraber devletler, borç yükünde uzun dönemli bir artışa yol açmadan önemli yıllık açıklar verebilirler.

Her şey hesaba katıldığında, devletlerin birtakım ulusal acil durumlar haricinde borçlarını aşırı hızlı artırmaktan kaçınmaları en iyi yoldur. Ancak, devlet bütçesinin her yıl (hatta genişleme ve durgunluk dönemleri boyunca ortalamada) dengede olması gerekmez. Devlet borcunun özü itibariyle “kötü” bir şey olduğunu ve ortadan kaldırılması gerektiğini varsaymak kesinlikle yanlıştır.

Türkiye’nin bütçe açığı en son 2001 yılında %11,9 (bütçe açığının GSYH’ye oranı) ile zirve yapmıştı. Bir yıl sonra %11,5 oranında bir açık daha verildi. 2002 yılından sonra düzenli olarak düşen bütçe açığı, son 13 yıldır %1 dolaylarında yaşanıyor. Bu oran sadece 2008 yılında yaşanan küresel kriz sebebiyle 2009 ve 2010 yıllarında bozulmuş ve bütçe açığı sırasıyla %5,5 ve %3,6 olmuştur. Türkiye’nin 2017 yılındaki bütçe açığı ise, %1,15 olarak kaydedilmiştir.

Türkiye’de kamu borcunun rakamları ise şöyle; 2017 yılında kamunun borcu 230 milyar dolardı. Bu borç, 2017 yılında GSMH’nin %27’sine denk geliyordu. 2018 yılında Türkiye’nin kamu borcu 22,9 milyar dolar artarak 252,9 milyar dolara ulaştı. Kamu borcunun GSMH’ye oranı ise değişmedi ve %27,8 olarak şekillendi.

Yorum Yazın

E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır. İşaretli alanların doldurulması zorunludur. *

Şu HTML etkiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>